Gündüz Tansel ile çok keyifli bir röportaj gerçekleştirdik

  • Röportaj
  • Ziyaret: 4287
  • poliuretan, makale, basf
  • Son Güncelleme: -/-
  •  
    Share on Tumblr       

BASF Poliüretan’ın Genel Müdürü Gündüz Tansel ile çok keyifli bir röportaj gerçekleştirdik. Hayatın her alanında yer alan poliüretan sektörünün dünü ve bugünü hakkında sohbet ettik.

Sayın Gündüz Bey, okuyucularımıza kısaca kendiniz­den bahsedebilir misiniz? Eğitim durumunuzdan, pro­fesyonel özgeçmişinizden…

 

Tabii ki. 1966 doğumluyum. Bütün eğitimimi İstanbul’da gerçekleştirdim. Avusturya lisesini, daha sonra İstanbul Teknik Üniversitesi Makine Mühendisliği bölümünü bitir­dim. Üniversiteden sonra, Marmara Üniversitesi’nde Üre­tim Yönetimi ve Pazarlama dalında eğitim aldım. Çalışma hayatıma, 1991 yılında başladım. Başlıca sayabileceğim, Alman kökenli bir yapı kimyasalları firmasında, kimya sek­töründe yedi sekiz yıllık bir deneyimim oldu. Daha sonra, Bayer Türk’te, mühendislik plastiklerinde, endüstri ürün­lerinde hammadde tarafında çalıştım. İki buçuk yıl kadar da bir İtalyan firmasında çalıştım. 2008 yılından beri de BASF’de çalışıyorum. İlk dört yılımda Satış Departmanı Müdürü olarak, bir yılı biraz geçen bir süredir de BASF Poliüretan Türkiye’nin Genel Müdür’ü olarak çalışmaya devam ediyorum.

Peki BASF Poliüretan, ne zamandan beri dünyada ve Türkiye’de faaliyet göstermektedir?

BASF Poliüretan’ın kuruluşu 1960’lı yıllara kadar uzanıyor. Almanya’da, Lemförde’de, önce bir serbest teşebbüs olarak kurulmuş bir firma çok geçmeden BASF tarafından satın alı­nıyor. Yani elli yılı aşkın süredir -geçen yıl ellinci yılını kutla­dı- BASF bünyesinde poliüretan dalında faaliyet gösteriyor şirketimiz; kurulduğu zamanki ismiyle Elastrogran. Bundan yaklaşık üç yıl kadar önce, BASF’in aldığı bir karar sonucu, bütün grup şirketlerinin adında BASF öne çıkartıldığı için, Elastrogran yerine biz de BASF Poliüretan adını kullanmaya başladık. Bu bir yapısal değişiklik değil, sadece bir isim de­ğişikliğiydi. Türkiye’ye gelecek olursak; Türkiye’de de 2000 yılında, yine o zamanki bir özel şirketin, İSPOL adlı bir poliü­retan sistem evinin(???) BASF tarafından satın alınması so­nucu, Türkiye’de poliüretan üretimine de girmiş durumda. Yani yaklaşık 200 yılından beri de Türkiye’de faaliyetlerimizi sürdürüyoruz.

BASF Poliüretan olarak, ürün ve ürün gruplarınızdan bahsedebilir misiniz?

Biz poliüretan başlığı altında piyasada bilinen hemen bütün ürünleri BASF’i temsilen ya Türkiye’de üretiyoruz ya da yurt­dışından yine kendi firmamızın ürünü olarak getirip burada pazara sunuyoruz. Bunlar, belli başlı imalat sanayilerine gi­diyor. İçinde ne var? Mobilya sektörü var, inşaat sektörü var, beyaz eşya sektörü var, otomotiv sektörü var. Bir de bunun haricinde; yapıştırıcılar, ofis mobilyaları, zemin kaplamaları, su yalıtım ürünleri gibi daha birçok alanda da kullanılıyor. Ayakkabıyı unutmamak gerek, ayakkabı da bizim için önem­li bir sektör.

Ürün ve ürün gruplarınızdan bahsedebilir misiniz? De­taylı olarak bahsetmeniz gerekirse neler söyleyebilirsi­niz?

MDI ve TDI tabanlı hemen hemen her türlü esnek ve sert köpük üretiminde kullanılabilen poliüretan sistemleri üreti­yoruz ve piyasaya sunuyoruz. Bu saydığımız endüstrilerde her türlü -teknik ismiyle- rijit, semi-rijit ve esnek köpük; yani sert köpük, yarı sert köpük ve esnek köpük olarak formüle edilebilen her tür poliüretan sistemini hem A hem B bile­şenlerini kendi üretimimiz olarak, yani BASF üretimi olarak piyasaya sunuyoruz.

Peki, Ar-Ge faaliyetlerinizden bahsedebilir misiniz? Üre­tim kapasiteniz hakkında neler söyleyebilirsiniz bize?

Ar-Ge ağırlıklı şekilde Avrupa’da merkezi olarak Lemförde’de yapılıyor. BASF Poliüretan’ın dünya merkezi de zaten Alman­ya, Lemförde’de. Avrupa için Ar-Ge faaliyetleri de ağırlıklı olarak orada yürütülüyor. Ama Türkiye’de de bizim labora­tuvarımız, teknik personelimiz var. Onlar tarafından araştır­ma değil ama geliştirme burada da yapılıyor. Buradaki sek­törün ihtiyaçlarına, müşterilerimizden gelen taleplere göre Türkiye’de de çeşitli formüller tasarlayabiliyoruz. Araştırma bölümünü Almanya’da gerçekleştirip sonrasında tamamen geliştirme amaçlı teknik laboratuvarlarda devam ediyor sa­nırım işlem.

Biz böyle ayırıyoruz. Araştırma-Geliştirme, Ar-Ge, ağırlıkla Almanya’da yapılıyor. Biz burada araştırma değil ama ge­liştirme konusunda bunun üzerine kendi pazarımızdaki ihti­yaçlara, taleplere göre bir faaliyet yapıyoruz. Zaten, sistem evi yapısının mantığı da bu. Poliüretan sektörünü bilenler için yabancı değil belki bu sistem evi tanımlaması. BASF’in felsefesi; belli bir büyüklüğe ulaşan pazarlarda yerel bir üre­tim tesisi kurarak ki buna poliüretan dünyasında sistem evi adı veriliyor, ihtiyaca göre birtakım ürünler tasarlayabilmek veya ihtiyaca göre üretebilmek. Bunu biz de burada on yılı aşkın süredir yetkin bir teknik kadroyla yapıyoruz.

Çalışan profilinden bahsedebilir misiniz? Bu teknik kad­ro kimlerden oluşur? Nasıl bir kadrodur?

Demografik olarak baktığınızda, oldukça genç bir çalışan profilimiz var. Yaş ortalamamız 30 yaş civarında olduğunu söyleyebilirim size. Bunun içerisinde özellikle teknik ve satış kadromuzun hemen hepsi kimya kökenli, yani kimyager, kimya mühendisi; bunun üzerine yüksek lisansı, doktora­sı olan arkadaşlarımız var. Bunun haricinde, özel birtakım ürün gruplarıyla da ilgilenen makine mühendisi arkadaşları­mız da bulunmakta.

Peki, poliüretanla ilgili dünyadaki BASF’in çalışanlarınıza sunmuş olduğu teknik eğitimleri var mıdır?

Evet eğitimler var. Ama şöyle düşünün, yüz yılı aşkın geçmi­şi olan bir firmadan, dünyanın en büyük kimya şirketinden bahsediyoruz burada. Dolayısıyla bu bayrağı taşımak hem bir onur hem de külfet ya da sorumluluk. Bir yarışta birinci olmak zor, birincilik bayrağını taşımaya devam etmek bir o kadar ya da daha zor. Bizim sahip olduğumuz en önemli kaynak zaten, şirketimizin, BASF’in genel olarak sahip oldu­ğu bilgi. Buradaki üretim tesisimizde yer alan karıştırıcıları, boruları, bu ofis içerisindeki mobilyaları bir başkası da alıp birebir aynısını, kopyasını bir yerlerde inşa edebilir. Ama ni­hai ürüne giden bilgi yoksa elinizde bunlar hiçbir şey ifade etmiyor. Aynı şeklide, biraz önce de bir örnek vermiştim ha­tırlarsanız, vardığınız noktada rahatladığınız anda, yani "Ben gerekli bilgiye sahibim, doğru pozisyona ulaştım; artık biraz dinlenebilirim.” dediğiniz anda yarışta geri kalmaya başlı­yorsunuz. Bizim en büyük yarışımız kendimizle; biraz klişe belki ama bu bir gerçek bizim için. Kimseyi küçümsemek için söylemiyoruz bunu. Değerli rakiplerimiz var piyasada. Mu­hakkak ki onlarla da tatlı bir rekabet, bir yarış içerisindeyiz ama kendimize koyduğumuz hedefler hep bir başkasından referansla değil de kendimizden hareketle konulan hedefler. Bu hedeflere ulaşabilmek ve uzun vadede de -yüz yıllık bir şirketin artık "uzun vade” dediğinde kastettiği de önündeki yirmi yıldır, otuz yıldır, elli yıldır- öyle bakmak lazım. Yani iki yıllık bir şirket için uzun vade dediğiniz belki sonraki bir yıl olabilir ama yüz yıllık geçmişi olan bir şirket için hayatın ikin­ci yarısı belki ondan sonraki yüz yıldır. Dolayısıyla da bundan sonraki yüz yılda da biz aynı grafikle, aynı başarıyla devam etmek istiyorsak muhakkak ki bizi bugüne getiren temel de­ğerler nelerdir, bunu çok iyi analiz etmemiz, bunu nesilden nesile aktarıyor olmamız ve bunu daha da yükseğe taşımak için çok ciddi çaba sarf etmemiz gerekiyor. Bilgi havuzu muzda var olan şeylerin, artık devrini tamamlayanların filtre edilmesi, geride bırakılması, mevcut olanların korunması, düzeltmeye ihtiyaç duyulanların düzeltilmesi, yeni icatlara ihtiyaç varsa bunların icat edilebilmesi için harcanan kaynak­tır bu. Çok ciddi bir Ar-Ge ekibi var gene BASF’in bünyesin­de. Kaynakla kastettiğimiz sadece para değil, bundan daha önemlisi sahip olduğumuz insanlar, çalışanlarımız. O yüz­den de bu, vizyonumuzun hep ortasında yer alıyor. Şirketin biraz evvel taşıyıcı ana kolonlarından bahsetmiştik. Bir tane­si sürdürülebilirlik demiştim. Bir diğeri de endüstrideki en iyi takım arkadaşlarına, en iyi ekibe sahip olmak ve bu ekibi de tabii ki korumak, motive etmek, bilgi seviyelerini hep daha iyiye götürmek. Bunun için de gerek yurtiçinde gerek yurtdı­şında merkezi olarak sürekli eğitim görüyor arkadaşlarımız.

Sadece teknolojiye değil insana da yatırım tabii ki çok önemli.

Daha bile önemli diyebiliriz belki. Çünkü, teknolojiye yatırımı parası olan herkes yapabiliyor. Bugün küresel ölçekte konuş­tuğumuzda, sermaye sahibi birçok ülke, birçok bölge var. Buradan doğuya doğru gittiğimizdeki komşularımız, petrol gibi doğal kaynaklara sahip olan ülkeler beraberinde ciddi bir finans gücüne de sahipler. Bu finans gücünü bilgiye dö­nüştürebildiğiniz oranda sürdürülebilir bir şeyler yaratıyor­sunuz. Bugün petrol dediğinizde, doğalgaz dediğinizde, elli yıl olsun yüz yıl olsun sonu var. Biz göremeyiz belki bittiğini ama er ya da geç bitecek olan doğal kaynaklar bunlar. Do­layısıyla sadece ve sadece "Hazıra dağ dayanmaz.” sözünde olduğu gibi, ister bilgi olsun ister doğal kaynak, her ne ise elinizdeki, "Bu bana yeter.” yaklaşımıyla hareket ettiğiniz­de gerçek sürdürülebilirlik yani gelecek nesillere, dünyanın geleceğine devam edecek bir sürdürülebilirlikten bahsetmek çok mümkün değil. Bu biraz dar bir vizyon olarak kalıyor ister istemez. Bizim de yine en önemli hedeflerimizden bir tanesi, kendimizden ve çocuklarımızdan çok sonrasına da, sonradan gelecek nesillere de bu anlamda doğru bir şeyler, doğru bir miras bırakabilmek.

Peki müşterilerinize satış sonrası destek sağlıyor musu­nuz? Bunlardan bahsedebilir misiniz bize?

BASF Poliüretan’ın belki piyasada öne çıkan özelliklerinden bir tanesi de bu. Biz kendimizi sadece bir hammadde tedarik­çisi olarak görmüyoruz ve bu şekilde konumlandırmıyoruz. Biz bir çözüm üretici ortak olarak müşterilerimizin yanında yer almayı tercih ediyoruz. Bu da, müşterilerin isteklerine göre, hatta potansiyel müşterilerin isteklerine göre elimizde mevcut ürün yelpazemizde onların birebir ihtiyacını karşıla­yacak bir ürün yoksa bunun için, biraz evvel de açıkladığım gibi, ürün tasarlamak, geliştirmek ya da biraz dönüştürmek­le başlıyor. Tam olarak müşteride ihtiyacı karşıladıktan emin olduktan sonra, yani onayları da aldıktan sonra seri üretim için, üretime geçilmesi aşamasında da teknik arkadaşlarımız bu desteği veriyorlar. Daha sonra, artık standart düzene oturduktan sonra da müşterimizde üretim, herhangi bir so­run olduğunda yine talep ettikleri anda, çok kısa bir sürede, İstanbul’da yerleşik olan teknik kadromuzda her konunun ayrı ayrı uzmanları var. Her sektöre özel uzmanlarımız var.

Onlar hemen gidip yerinde müdahale edebiliyorlar: Üretim sürecinden kaynaklanan bir sorun mudur, ürünle ilgili bir sıkıntı mı vardır… Bazen bunların ikisi de değildir ama ürü­nü tekrar biraz değiştirmek gerekebilir. Müşterinin üretim koşulları değişebilir, makinesinde birtakım değişiklikler ola­bilir… Evet, bu hizmetleri de veriyoruz. Oldukça da yetkin olduğumuzu iddia ediyoruz bu konuda.

Yeni projeleriniz var mı BASF Poliüretan olarak?

Endüstriyel hammaddelere baktığınızda poliüretan hala bir özel ürün konumunda. Yani harcıâlem bir ürün değil, özel ürün. Özel ürün olduğunda da daima (pipeline adını verdiğimiz) sistem içerisinde yeni ürünler, yeni uygulamalar dahil ediliyor olmak durumunda. Piyasaya sürdüğünüz her ürünün, her uygulamanın bildiğiniz gibi belli bir ömrü var. Gelişiyor, bir duraklama dönemine giriyor, daha sonra da… Tabii bizim tercihimiz sabit olarak ona duyulan o talebin, ihtiyacın, kullanımın, tüketimin devam etmesi. Ama bunu yaparken de, zaman içerisinde bazı ürünlerin yerine mesela daha ekonomik başka ürün gelebiliyor. Bu, imalat sanayinde sık rastlanan bir durum. Yani, poliüretan yerine o anın veya o pazarın ihtiyaçlarına göre üretim maliyeti daha düşük olan bir alternatif sunulabiliyor. Müşterinin talepleri buna göre değişebiliyor. Daha düşük teknik özelliklerde bir ürün de işi­ni görebilecek hale gelebiliyor. Bu olduğunda tabii ki burada alternatif bir ürüne yönelebiliyor piyasa. Bizim de buna karşı tabii ki ev ödevimizi yapmamız gerekiyor. Yani belli bir satış rakamını yakaladık diye, belli müşterilerde, belli tonajlarda­yız diye oturup da dinlenmek gibi bir lüksümüz yok. Bizim daima yeni müşteriler, yeni uygulamalar arıyor olmamız ge­rekiyor. Veya biraz önce tarif ettiğimin tam tersine, belki farklı bir hammadde kullanılarak üretilen bazı mamulleri, "Niye bunun yerine poliüretandan üretmeyelim?” sorusunu hep kendimize sorarak müşterilerimizle birlikte bu tip çalış­malar da yapıyoruz.

 

Müşterilerle yürütmüş olduğunuz bir çalışma oluyor. Her zaman sanırım kontak halindesiniz bu tarz konularda da. Tabi. Gerek teknik ekibimiz gerek satış ekibimizin piyasayla sürekli çok yakın temasta olması gerekiyor. Bunlar müşteri­lerimiz oluyor, potansiyel müşteriler olabiliyor. Az önce izah etmeye çalıştığım gibi, poliüretanla hiç ilgisi olmayan firma­lar da olabiliyor. Farklı hammaddelerle çalışan, başka plastik hammaddeler, ahşap, alçı vesaire kullanan sektörler de ola­biliyor. Burada da bizim inovasyon dediğimiz yenilikler dev­reye giriyor. İnovasyon genellikle bir buluş gibi algılanıyor ama gerçek kelime anlamına baktığınızda, hiç olmayan bir şeyi var etmekten, icat etmekten ziyade mevcut bir ürünü o ana kadar akla gelmeyen bir şekilde farklı bir amaç için kullanmak olabiliyor. Yani, şu an çok düşünmeden aklıma gelen bir örnek vermek gerekirse; Şişe mantarının şişeleri ka­patmak için kapak olarak kullanılırken, aynı mantardan bir ayakkabı tabanı, bir terlik tabanı, dolgu taban yapılabiliyor olması; bu bir inovasyondur. Aynı şekilde biz de poliüretan­la, daha önce hiç akla gelmemiş, daha önce kimsenin yap­mamış olduğu bazı çözümleri bulmak için, çıkartmak için, gerek buradaki laboratuvarımızda çalışma yapıyoruz gerek kendi ekibimiz içerisinde yaptığımız beyin fırtınalarında bu tip fikirleri doğurmak için uygun zemini hazırlıyoruz. Hem lokal olarak bu yapılıyor hem de Avrupa genelindeki teknik arkadaşlarımız bir araya geldiklerinde bu tip ortamlar olu­şuyor, çalıştaylar yapılıyor. Bunun ötesinde de, dediğiniz, müşterilerle olan temasta da bazen o anda akla daha önce gelmeyen bir uygulama, fikir doğabiliyor. Bunları da tabii daha sonra gerçeğe dönüştürmek, hayata geçirmek bizim görevimiz.

Sizce, içeriğinde poliüretan hammaddenin kullanıldığı en iyi buluş hangisidir? Günlük hayatta insanların kul­landığı en önemli şey nedir?

Benzetme doğru olur mu bilmiyorum ama bir babaya "En çok hangi çocuğunuzu seviyorsunuz?” demek gibi geldi bana bir an düşününce. Niye? Çünkü, biz tanım gereği za­ten dünya insanlarının hayatını kolaylaştırmaya çalışıyoruz. Yani, misyonumuzun önemli bir kısmı, insanların hayatını kolaylaştırmak, konfor düzeyini arttırmak, çevreyi koruyacak birtakım çözümler oluşturmak. Dolayısıyla, yoğun çalıştığı­mız sektörlerden örnek vermek gerekirse, şu anda üzerinde oturduğunuz sandalyenin içerisindeki sünger- Türkçede biz ‘sünger’ olarak adlandırıyoruz ama bunun denizden çıkan süngerle alakası yok. Çünkü, dünyadaki bütün koltuk ihti­yacını denizlerden çıkacak doğal bir hammaddeyle, doğal bir malzemeyle gidermeye çalışırsanız çok kısa sürede bu kaynağı tüketirsiniz. Şu andaki talebi karşılayamaz bu arz. Halbuki biz bunu kimyasal hammaddelerimizi kullanarak, poliüretanı kullanarak, bu amaca hizmet edecek süngerler yaratabiliyoruz. Üstelik de bunu neredeyse kişisel zevklere hitap edecek kadar da tasarlayabiliyoruz, formüle edebiliyo­ruz. Bu ne demek?

Dekoratif olarak da kullanılabiliyor, ergonomik olarak da… Yani, yüz kilo birisinin yatacağı yatağın süngeriyle elli kilo



ağırlığında birisinin ya da bir çocuğun yatacağı yatağın sün­geri aynı olmamalı. Çünkü, konfor beklentileri farklı, malze­meye binen yük farklı vesaire. Dolayısıyla orada amaca göre bunları tasarlamak mümkün olabiliyor. Daha klasik sünger­ler için bu kısmı geçerli. Bunun yanında, bir de biliyorsunuz, akıllı sünger, hafızalı sünger adı verilen ürünler var. Visco elastik şilteler ya da minderler, yastıklar… Burada da yine ihtiyaca göre… Bugün piyasada birçok üreticinin ürün port­föyüne baktığınızda, size sadece tek bir ürün sunmadıklarını görüyoruz. İhtiyaca göre çok farklı seçenekler sunabiliyorlar. Belkemiğinde, omurgasında problemler olan insanlar için farklı seçenekler sunabiliyorlar. Medikal anlamda bunlar kullanılabiliyor. Örneğin bu mobilya sektöründe kullanılan yataklarda, koltuklarda, kanepelerde ya da boyun proble­mi olanlar için özel tasarlanmış ergonomik yastıklar, orada kullanılan köpükler; bunların hepsi bizim işimizin keyifli ta­rafları arasında. Ama bunun yanında, çevreyi korumak dedi­ğiniz zaman, ısı yalıtımı muhakkak ki uygulanması gereken çok önemli bir başlık. Evlerimizdeki bütün soğutucularda, buzdolaplarında ısı yalıtımı için dünyada çok büyük ölçüde poliüretan kullanılıyor. Geçmişte farklı yalıtım ürünlerinin de kullanılmışlığı var ama artık sektör standardı poliüretan. Ve­yahut soğuk odalarda, frigorifik taşıt araçlarında, mezbaha­larda, bunun gibi içerisinin koşullandırılması gereken, sıcak ya da soğuk tutulması gereken yerlerde, fabrikalarda, depo­larda, sandviç panellerde aynı şekilde, ısı yalıtımı için çokça poliüretan kullanılıyor. Bunu yaparak biz, çevrenin korun­masına, enerji tüketiminin azalmasına yardımcı olduğumu­zu görüyoruz ve bundan mutluluk duyuyoruz. Tasarımla el ele giden birtakım kullanımlar var. Örneğin, otomotivde bir dönem ki şu dönemki trendler de birazcık o yönde, tavanlar­da bir alçalma trendi oldu. Aracın tavanı alçaldığı zaman da, içeride oturan belli bir boydaki sürücünün, yolcunun kafası­nı tavana çarpmaması için koltuğunun minderinin incelmesi gerekiyor. Bundan on beş yıl önce üretilen otomobillerdeki

koltuk minderinin, üzerinde oturduğunuz minderin sünger kalınlığıyla bugünkü arasında ciddi farklılıklar var. Minderi inceltirken, üzerinde oturan kişinin konforunu korumak, hatta arttırmak için yine orada çok özel bir kimya tasarla­manız, kimya yaratmanız gerekiyor. Otomotiv ana sanayile­rinden bu talep geliyor, tasarımcılardan bu talep geliyor, biz bunları işliyoruz ve bunu bir mamule dönüştürüyoruz.

Aslında hayatın her alanında var poliüretan.

 

Ayakkabıda… Bir yandan işin moda tarafı var ama onun yanında ihtiyaçlar var. Sağlıkta da çok kullanılıyor. Sağlıkta tabii birçok şekilde kullanılıyor. Bu tip bahsettiğim medikal/tıbbi uygulamaların yanında, örneğin diyaliz filtrelerinde de poliüretan kullanılıyor. Medikal uygulamalarda da kullanı­labiliyor. Onun haricinde su yalıtımında kullanılabiliyor. Bu, estetik istenilen yerlerde de olabiliyor. Aşınmaya dayanımlı zemin kaplamalarında kullanılabiliyor. Şöyle masanın üstün­deki bardaklara baktığınızda iki tane şeffaf sıvı görüyorsu­nuz. Poliüretanın aslında böyle bir büyüsü var. Aynı bu bar­daklardakine benzer, belki biraz daha renkli iki tane sıvı. Yan yana bunun gibi on tane bardak koysak aralarındaki farkı göremeyebilirsiniz. Ama bir A ve B bardaklarını karıştırdığı­nızda, dediğim gibi, üzerinden her gün on binlerce kişinin yürüyüp geçeceği bir limanda, bir durakta, bir yaya zemi­ninde, bu aşınmaya dayanacak, aşınmayacak bir koruyucu katman oluşturabilirken, C ve D bardaklarını karıştırdığınız­da yumuşacık bir sünger ortaya çıkartabiliyorsunuz. Bu bü­yüyü, bu kimyayı yaratan şey de, bizim laboratuvarlarımızda geliştirilen ama başına döndüğünüzde hep küçücük bir fikir çekirdeği olarak bir yerlerden doğan şeyler.

 

Termoplastik poliüretan adını verdiğimiz bir ürünümüz var: TPU kısaca. Sadece bizim ürünümüz değil ama bizim de başından beri ürettiğimiz bir ürün grubuna verilen isim. Termoplastik poliüretan da örneğin tekstil sanayinde yaygın olarak kullanılabiliyor; sentetik, elyaf türü ürünlerde kulla­nılabiliyor. Büyükbaş hayvanların doğduğu andan itibaren kulaklarına takılan sarı küpeler var şimdi. Onlar mesela termoplastik poliüretandır, TPU’dur. Onun özelliği, bakte­ri barındırmıyor oluşu. Yani hayvana hiçbir zararı yok; bu­nun yanında da bir kere taktığınızda üzerindeki barkodun tabii kopup düşmemesi gerekiyor. Hayvanın ömrü boyunca silinip gitmiyor olması gerekiyor. Bunların hepsini sağlaya­cak bir ürün tasarlamak, bizim mühendislerimizin, kimya­gerlerimizin en keyif aldığı çalışmalar. Bir otomobilin yürür aksamında kullanılan bir parçanın; soğuk ülkelerde kışın donmaya karşı uygulanan tuzlamada, tuzun etkilerine de dayanabiliyor olması lazım, hidrolize de dayanıyor olması lazım, belli bir ömre sahip olması lazım, çok sert olmaması lazım ki hareketi engellemesin. Bunların hepsini yapacak bir şey aradığınızda ister istemez yolunuz bir şekilde kimyaya düşüyor. Veyahut –şimdi marka anmak istemiyorum ama- esnek kumaşlar var örneğin deniz giysilerinin üretiminde kullanılan. Bu tür kumaşların üretiminde yine poliüretan kullanılıyor hammadde olarak. Kapı pencere doğramaları­nın montajında, sabitlenmesinde, genellikle montaja gelen ustalar bir tüp içerisinde bir ürün getiriyorlar. Onu bastıkları zaman dışarıya bir köpük çıkıyor ve o köpükle o boşluğu dolduruyorlar. O da poliüretandır mesela. Sabitlemek için kullanılıyor. Yani bir sıvı orada havayla temas ettiği anda tepkime başlıyor, çok hızlı bir şekilde donuyor, sertleşiyor ve oradaki hareketi engelliyor, sabitlemeyi sağlıyor. Bunun gibi, yıllarca içinde olsanız dahi saydıkça aklınıza gelemeyen bile bir sürü yeni uygulama çıkıyor.

Peki, Sizin için BASF Poliüretan Türkiye pazarı ne ifade ediyor?

Bizim için çok önemli. Neden önemli derseniz, BASF, dünya genelinde poliüretan sistemlerde pazar lideri. Doğal olarak da yatırımcılarımız için, hissedarlarımız için –çünkü borsa­ya açık bir şirket BASF ticari başarımızın da sürdürülebilir olması gerekiyor. Avrupa’ya baktığınızda, kendi bölgemiz­den bahsedecek olursak, yani büyük Avrupa diyebileceğimiz bölge içerisinde, Batıya doğru gittikçe daha doymuş pazar­lar var. Hatta, ekonomik duruma göre bir parça küçülmekte olan ekonomilerle karşılaşıyoruz. Bunu ekonomi haberle­rinden takip edebiliyoruz zaten. Ama, daha Doğuya doğ­ru geldikçe, yani Doğu Avrupa, Türkiye, Kuzey Afrika, Orta Doğu’ya doğru gittikçe büyümekte olan pazarlar var. Bu büyümenin de muhakkak ki birkaç nedeni var. Şüphesiz bu benim uzmanlık alanım değil ama genel kültür olarak söy­leyebileceğim; birincisi bu bölgenin demografisi var, genç nüfus var, çok çocuk var, dolayısıyla da ihtiyaçlar bu yönde. Nüfusu artan bir ülkede, ister istemez genç yaşta kendi evi­ne çıkan insan sayısı arttığından ya da genç evli sayısı art­tığından yeni ev ihtiyacı da yeni mobilya ihtiyacı da doğu­yor; yeni buzdolabı ihtiyacı, yeni otomobil ihtiyacı doğuyor. Ekonomik kalkınma ile birlikte alım gücü arttıkça bireylerin, yine eskiden lüks kabul edilen bazı ihtiyaçları temel olarak karşılayabilir hale geliyorlar ya da bunu yapmak istiyorlar; özeniyorlar ve bunu yapmaya başlıyorlar.

 

Hayat standartları yükseliyor. Bu doğrultuda yine bizimkiler gibi ürünlere olan talep artıyor. Dolayısıyla hem ekonomi büyüyor hem pazar büyüyor hem de, demin söylediğim gibi, daha önceki yıllarda farklı ürünlerden, farklı hammaddeler­den üretilen bazı nihai ürünler de poliüretan vb. birtakım kimyasallarla üretilmeye başlanılıyor. Bu da ilave bir artış hızı getiriyor yanında. Bunların hepsini alt alta topladığınızda, Türkiye’nin de içinde bulunduğu coğrafyada kimya sanayi veya bizim özelimizde poliüretan sanayi için önemli bir po­tansiyel var önümüzdeki yıllar için öngördüğümüz. Türkiye burada hem halihazırda varmış olduğu ekonomik büyüklük­le hem de büyüme hızıyla devam eden ve önümüzdeki yıllar içinde devam etmesi planlananönemli bir pazar. O yüzden de, Avrupa geneline baktığınızda bizim içinde bulunduğu­muz coğrafya zaten önemli. Bu coğrafya, bu bölge içerisin­de de Türkiye özellikle yükselen yıldızlar arasında birinci veya ikinci sırada diyebilirim.

Peki, Orta Doğu’daki siyasi ve sosyo-ekonomik çatışma­lar zarara uğrattı mı poliüretan sektörünü, yoksa aynı akışında devam ediyor mu?

Yerel olarak bazı etkileri var. Örneğin şu anda İran ve Suriye’ye uygulanan ambargolar nedeniyle, o bölgeye ihraç edilen kimyasallarda, bunlar kimyasal silah yapımında kulla­nılmasa dahi -bizim ürünlerimiz gibi kimyasal silahla hiçbir ilgisi olmayan kimyasallarda bile- çok ciddi sınırlamalar var. Bunlar ister istemez o bölgelerdeki poliüretan hammadde tüketimini ciddi ölçüde azaltıyor. Bunun yerine mamuller, başka ülkelerde üretilmiş olarak oraya artık bir sıvı kimya­sal olarak değil de bitmiş bir yatak olarak, panel olarak vs. olarak gitmeye başlıyor. Bu tip kayıtlar olabiliyor dönemsel olarak ama onun haricinde bölgede aslında bir stabilite, hatta artı yönde bir gelişim devam ediyor ve devam etmesi bekleniyor.

Savunma sanayinde poliüretan kullanılıyor mu?

Tam cevabı olmayabilir ama belki yeri geldiğinde bunu da vurgulamakta fayda var, BASF bir Alman şirketi olarak kim­yasal silah üretiminde kullanılabilecek hiçbir kimyasalı üret­miyor. Dolaylı yoldan dahi olsa, prensip olarak, kimyasal si­lah, hatta toplum olaylarına karşı da kullanılabilecek hiçbir kimyasalın içerisinde var olmamayı tercih ediyor. Böyle bir üretim felsefesi var.

Bunun ötesinde de, savunma sanayi dediğinizde, belki bu­nun içerisine dolaylı yoldan giren ürünler vardır. Yani po­liüretan olarak bizim Türkiye’de direkt o sanayiye bir satı­şımız yok. Ama bir mühendis olarak baktığımda, örneğin telsiz üreten bir firmanın kullanabileceği ürünlerimiz vardır. Veyahut otomotiv sektörüne yönelik sizin ürünleriniz varsa bunlar muhakkak ki çeşitli araçlarının içerisinde de kullanılı­yordur, süspansiyon parçası olarak giriyordur içerisine. Dola­yısıyla bizim hitap ettiğimiz sektörlerden bir tanesi savunma sanayi ile örtüşüyorsa, çakışıyorsa bir yerlerde, taşımacılık gibi, otomotiv gibi, bu tip kesişim noktaları olabilir. Ama bunun haricinde, örneğin bir silah imalatında kullanılacak bir ürünümüz yok.

Sürdürülebilir kalkınma ile ilgili BASF Poliüretan’ın pro­jeleri nelerdir?

Sürdürülebilirlik bizim vizyonumuzun oldum olası önemli ama giderek de önemi artan bir parçası; bizim ana, taşı­yıcı kolonlarımızdan bir tanesi. "Sürdürülebilir Bir Gelecek için Kimya Yaratıyoruz” diye bir sloganımız var bizim. Bu döngüyü geri çevirmek mümkün olmazsa gözle görülür bir süre içerisinde doğal kaynaklar birbirinin ardına tükeni­yor olacak. Dolayısıyla bizimki gibi endüstrilere de burada önemli bir görev düşüyor. Biz buna nasıl katkıda bulunmaya çalışıyoruz? Direkt olarak benim alanım değil -poliüretanın dışında kalıyor ama- örneğin ziraat ilaçları ile biz tarımda verimin arttırılması, zararlı haşerelerle baş edilmesi yönünde önemli katkı sağlamaya çalışıyoruz. Bu Ar-Ge faaliyetlerimiz içerisinde önemli bir yer tutuyor. Bizim ürünlerimiz, mevcut yapıların korunması, ısının korunması, yalıtım sağlanması, enerjinin korunmasına genel olarak katkıda bulunmak yine sürdürülebilir bir gelecek için katkı sağlamaya çalışıyor. Geri dönüştürülebilir ürünlere yönelik yapılan Ar-Ge çalışmalarıy­la, ürünlerin ömrünü tamamladığında tekrar ekosisteme bir şekilde geri dönebilmesi ya da üretime tekrar dahil edilebil­mesi yönünde ciddi çalışma yapılıyor. Yani, oldukça odak noktamızda bulunan bir konu sürdürülebilirlik konusu.

Çevreye duyarlı bir firma mıdır BASF Poliüretan?

Bunu söylemek kesinlikle mümkün. Kimya kelimesi genellik­le duyan insanın kafasında bir parça soru işareti oluşturan bir kelime. Çünkü, "kimyasal” dediğinizde otomatikman in­san sağlığına zararlı, zehirli bir şeyler geliyor akla. Muhakkak ki bazı kimyasallar insan sağlığına zararlı ve zehirli. Bunun aksini iddia etmemek lazım. Şu örneği de belki vermek la­zım: Belli hastalıkların tedavisinde kullanılan kimyasallar –ilaçların içerisinde hep var olan kimyasallar- bilinçsizce alın­dığında veyahut sağlıklı bir insana verildiğinde sağlığa zarar verebiliyor. Ama hedefli bir şekilde, bir hekim kontrolünde verildiğinde çok kötü bazı hastalıkları çözmede yardımcı ola­biliyor. Aynı şekilde, bizim üretimimizde kullandığımız kim­yasallar da doğru kurallara uygun şekilde, yani uluslararası standartlara, kurallara uygun şekilde kullanıldığında çevreye hiçbir zarar vermemesi sağlanabildiği gibi artık nihai mamu­le dönüştüğünde, bizden sıvı hammaddeyi alıp da bir mo­bilyaya dönüştüren üretici gönül rahatlığıyla tüketiciye artık bu üründen insan sağlığına zararlı hiçbir salınım çıkmamak­tadır garantisini verebiliyor. Bunu sağlamak mümkün. Ama bunun haricinde ben size kendi özelimizden şu örneği ve­rebilirim: Bütün yerleşkelerimizde de buradaki, Pendik’teki yerleşkemizde de fabrika sahamızı temizlemek, zemini yıka­mak için zaman zaman basınçlı suyla müdahale ediyoruz. Bunu yaparken, orada herhangi bir kimyasal olmuyor. Yani betonun, asfaltın üzerine dökülmüş herhangi bir kimyasal olmuyor. Buna rağmen biz, buraya gelen bir kamyondan belki yağ damlamıştır ya da mal basılırken altından birkaç damla yağ damlamıştır da betonun üzerinde gelmiş, göz­den kaçmıştır diye düşünerek bu yıkama işlemini yaparken direkt kanalizasyon sistemine bağlanan bütün giderleri tıkı­yoruz. Bu yıkamadan sonra suları toplayıp kimyasal atık ola­rak bertaraf ediyoruz. Üzerine para vererek, kimyasal atıkları bertaraf etmekle yetkilendirilmiş kuruluşlara yolluyoruz san­ki üretim artığı ve kimyasalmış gibi. Hiçbir şekilde buradan zararlı bir gaz salınımı olmuyor üretimimiz sırasında. Burada çalışanlarımızın sağlığı da tabii ki bizim için en önemli önce­lik, komşularımızın sağlığı da aynı şekilde önemli bir öncelik. Zaten burada bu fabrika kurulduğunda civarda çok fazla ko­nut yokmuş. Bundan on beş yıl önce yaklaşık. Bugün etrafı­mız oldukça meskun bir mahale dönüşmüş durumda. Ama bugüne kadar hiçbir komşumuzdan "Ya sizin de şurada ba­canızdan bir gaz çıkıyor. Bu zararlı bir şey midir acaba?” ya da "Bir koku var bugün havada. Bu sizden midir?” diye bir soru gelmedi. Hiçbir zaman böyle bir şey olmuyor çünkü. Bu bizim için çok önemli bir öncelik.

Peki, yıllardır bu sektörde yer alan bir kişi olarak poliüre­tan sektörünün dünü ve bugünü ile ilgili nasıl bir değer­lendirme yapabilirsiniz?

Az önce de söylediğim gibi, poliüretan ekonomi ile büyüyen bir hammadde. Ülke ekonomisi geliştikçe, imalat sanayi ge­liştikçe, bununla paralel olarak poliüretan tüketimi de/kul­lanımı da artıyor. Bunun yanında, başka bir ürünün yerini poliüretanın aldığı durumlarda da; neden olabilir bu? Diğer ürünün/eski hammaddenin artık piyasada bulunmamasın­dan olabilir, ekonomik olmamaya başlamasından olabilir, değişen şartlara ayak uyduramamasından olabilir (çevre­ci koşullar örneğin. Diğer hammaddenin üretimi sırasında öyle bir koku çıkıyordur ve öyle gazlar salınıyordur ki artık çevresel yönetmelikler bunun tüketilmesine izin vermiyor­dur. O zaman poliüretan bunun yerini alabiliyor.)… Bütün bunları alt alta topladığınızda Türkiye’de de dünyada da oldukça kaydedilir bir artış var poliüretanın tüketiminde. Ama Türkiye’ye baktığınızda, Türkiye üzerinde bu, ülke eko­nomisinin büyüme hızının üzerinde. Poliüretan pazarından, toplam pazardan bahsediyorum. Pazardaki büyüme ülke ekonomisinin yıldan yıla büyümesinin üzerinde. Bunu tespit edebiliyoruz.

BASF Poliüretan için 2012 nasıl geçti?

2012 iyi bir yıldı. Önceki yılların devamı niteliğindeydi diye­bilirim. Bizim yıllardır yakalamış olduğumuz güzel bir büyü­me hızı var. Burada biz çok hırslı, "pazar payımızı daha da arttıralım, ne olursa olsun” gibi bir ticari yaklaşım içerisinde değiliz. Mümkün olduğu kadar doğru sektörlerde, doğru ticari ortaklarla, doğru uygulamalarda ve tabii ki bir ticari müessese olarak kendi karlılığımızı da göz önünde bulun­durarak kendimize bir hareket tarzı belirlemiş durumdayız. Yıllardır dünyadaki hareket tarzımız böyle. Türkiye’de de bu paralelde, bu çizgide yıllardır hep bizi tatmin eden, bizim bütçelerimize, hedeflerimize uyan, belki çok yüksek sıçrama­lar içermeyen –yani bir sene içerisinde belki yüzde yirmileri içermeyen- ama sabit ve tatminkar bir büyümeyle devam ediyoruz. 2012’de bunun devamı niteliğindeydi diyebilirim.

Gündüz Bey, sektöre iletmek istediğiniz bir mesajınız var mı?

Gelişmekte olan birçok sektörde olduğu gibi poliüretan sek­töründe de standartlarla ilgili hala bazı boşluklar var. Bura­da, bizler hammadde üreticisi olarak hemen hemen hiçbir mamulümüzle direkt nihai tüketiciye ulaşmıyoruz. Bizim hammaddelerimiz hep bir sanayi tarafından, bir endüstri tarafından alınıyor, bir mamule dönüştürülüyor; o şekilde nihai tüketiciye ulaşıyor, bir ayakkabı olarak, bir koltuk ola­rak, otomobilin içindeki bazı parçalar olarak vesaire. Burada, bizim ithal ettiğimiz sektörlerin bazıları, örneğin otomotiv sektörü, dünya üzerinde de biliyorsunuz çok sıkı birtakım standartlara uyarak üretim yapmak zorunda. Yani yeni satın alınmış bir aracın güneşte belli saat beklediğinde içerisinde olabilecek koku ya da daha doğrusu gaz salınımının sınırları belli. Bu sınırları aşamıyor olması lazım. Aşabiliyorsa eğer, direkt olarak üretici tarafından geri çevriliyor. Otomotiv gibi sektörlerde bu standartlar oldukça sıkı uygulanıyor ama bazı sektörlerde bunun tespiti de o kadar kolay değil standartlar da o kadar net değil. Buna örnek vermek gerekirse, yanmaz­lık sınıfı… Bu bazı sektörlerde, özellikle de inşaat sektörün­de kullanılan köpüklerde, yanmazlık sınıfıyla ilgili birtakım standartlar var. Ama bazı üreticiler, bizim tespitimize göre ticari kaygılarla bu sınıflara tam olarak uymayan ürünleri bu sınıftaymış gibi beyan ederek kendi müşterilerine aktarabi­liyorlar. Müşteriler de iyi niyetle belli bir yanmazlık sınıfını karşıladığını düşündükleri bir ürünü alıp –ve ucuza da al­dıkları için sevinerekten- bunu üretimlerinde kullanıyorlar. Ama gerçekte yanmazlık testlerine tabi tuttuğunuzda bu­nun tam da böyle olmadığını görebiliyorsunuz. Bu aklıma gelen bir örnek sadece. Üreticiler olarak topluma karşı da böyle bir sorumluluğumuz var. Sonuçta ticari müesseseler olarak ticari kaygılar tabii ki hepimiz taşıyoruz ve var oluş se­bebimiz muhakkak ki ortaklarımıza, hissedarlarımıza bir kar getirebilmek. Ama bunu yaparken de ahlaki değerlerin, bazı etik değerlerin de çiğnenmiyor olması lazım. Orada çok ince bazı çizgiler var ve bu çizgilerin bazıları da, dediğim gibi, ancak bizlerin bilebileceği yerlerden geçiyor. Misina gibi incecik çizgiler bunlar. Biz üreticilere bu bağlamda önem­li bir misyon düştüğünü düşünüyoruz, buna inanıyoruz. O yüzden, içinde bulunduğumuz üretim sektörünün de bizim müşterimiz olan sektörlerin de bu konuda bilinçlenmesi ve ne aldıklarını, ne sattıklarını, bunu ne gibi bir iddiayla müş­teriye ulaştırdıklarını ve bu iddianın arkasında durup dura­mayacaklarını zaman zaman durup sorgulamaları gerektiği­ni düşünüyoruz